Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh gerekir. Bizi mutlu eden; bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varabilmektir.

11 Aralık 2011 Pazar

Musa dağ

Bir Musadağ gezisinin ardından…

Kasım 2011 Samandağ’a kısa bir ziyaret yapıyoruz , ülke gündeminde Dersim tartışmaları hala devam ediyor. Oraya varınca aslında Musa dağ olayının da Dersime çok benzediğini hatırlıyorum hatta çok benzemekten de öte kopyası gibi geliyor bana .

Musa dağda ne olmuştu ? kısaca hatırlayalım… hatırlayalım çünki yöre insanı bile üzerinden daha yüzyıl bile geçmemişken hatırlamıyor doğru dürüst.

Kısaca olayı özetliyelim …

1915 te tüm Ermenilerin yurtlarından nakledilecekleri haberi dalga dalga yayılıyor ve nihayet haber Musadağ da bulunan yedi ermeni köylerine de varıyor. Bunun üzerine yörede ateşli tartışmalar başlıyor. Bazıları kendilerinin masum köylüler olduklarını bu yüzden de kendileri bu kapsama girmeyeceklerini düşünüyor bazıları yapacak bir şey yok teslim olalım her şey yoluna girer diye düşünüyor. Fakat çoğunluk köyler biz bir yere gitmiyoruz burası bizim yurdumuz diyorlar. O günlerde herkes kararını veriyor gitmek isteyenler ve kalmak isteyenler. Kalmak isteyenler hummalı bir çalışma başlatıyor ve stratejik olarak belirledikleri bir bölgeyi (dağ) üs olarak hazırlıyorlar ellerindeki tüm lojistik desteği dağa taşımaya başlıyorlar. Orada yaşayabilecekleri ve gerekirse savaşabilecekleri ortamı hazırlıyorlar. Nihayet korkulan günler geliyor teslim olanlar yola çıkıyorlar direnenler de dağa… böylece mücadele başlıyor Türk ordusu dağı ele geçirmek için saldırıyor Musadağlılar direniyor... Bu arada yola çıkan sürgün kafileden de kötü haberler dağa ulaşıyor.

MOVSES PANOSYAN’IN ANLATTIKLARI
(1885, MUSA DAĞ DOĞUMLU)

Kırk günü aşkın bir süredir gece, gündüz dövüşüyorduk; artık, gücümüz kalmamış, yiyecek ve barut azalmıştı… Arkamızda Akdeniz vardı; karşıdan geçen bir gemi olursa, bizi görüp yanaşsın diye, orda geceleri bir ateş yakıyorduk. Gün içerisinde de Protestan rahip Andreasyan büyük bir çarşafın üstüne büyük kırmızı bir haç çizmiş dağın yamacına astırmıştı… Günler sonra, sonunda uzaklarda bir gemi göründü. Kırıkyanlar’ın oğlu iyi yüzücüydü; denize atlayıp yüzmeye başladı. Onun boynundan asılı bir demir kutu vardı; içinde de Fransızca yazılı bir mektup bulunuyordu. Gemiden dürbünle bakıp, birisinin gemiye doğru yüzdüğünü görmüşler; gemiye çıkması için yardım etmişler. Kırıkyan Movses Hıristiyan olduğunu göstermek için, hemen diz çöküp haç çıkarmış; zira, kendisi Fransızca bilmediğinden konuşamazdı. Yazılmış mektubu çıkarıp kaptana vermiş. Onlar mektubu okuyup, beş bine yakın Musa Dağlı Hıristiyan Ermeni’nin dağda Tanrı’dan kurtuluş beklediğini öğrenmişler. Kaptan sormuş : “Siz nerdesiniz? Düşman nerde? Ne kadar gücünüz var?” Sekiz gün dayanın; gidip hükümete sorup izin alayım. Ya size silah veririz, ya da gelir sizi kurtarırız. Silah getirmediler; ama, bizi kurtarmak için zırhlılarla geldiler. ben hiç umudumu kaybetmiyordum; ve kurtulduk.

Bu onurlu mücadele bir isyan olarak anılmak isteniyor… tıpkı dersim gibi….

Aşşağıda bahsi geçen köylerden birkaç ermeni izi var.


Yoğunoluk köyü kilisesi. Altta tarihi kilise üstte köy camisi

Kilisenin duvarından bir yazıt
Caminin altındaki kiliseden bir kare
Yine yoğun oluktan bir imza Tarih 1901 İsim Teteaos
Batıayaz köyü kilisesi (taş duvarlar sağlam.. taş gibi ayakta)
Kiliseden iç detay
Aynı kilise.. tek eksik kısmı kubbesi. şu an gökkubbe modeli
olmuş. İyi tarafı dua ederken gök yüzüne bakabilirsiniz.
kilisenin mühteşem işçiliğine bir
başka açıdan bakış.
Hıdırbey köyünden bir Ermeni evi




9 Ekim 2011 Pazar

Hayallerin ölümü




Yürekten savaş, hayallerimiz uğruna verilen savaştır. Gençken ve hayallerimiz yüreğimizde ilk kez tüm güçleriyle patladığında çok cesuruzdur; ama henüz nasıl savaşılacağını öğrenmemişizdir. Büyük bir çaba göstererek nasıl savaşılacağını öğreniriz; ama o zaman da artık savaşa girecek cesareti kendimizde bulamayız. O yüzden, kendimize yönelir ve içimizde savaşırız. Kendimizin en kötü düşmanı olup çıkarız. Hayallerimizin çocukça olduğunu, gerçekleştirilemeyecek kadar zor olduğunu ya da hayatı yeterince tanımamamızdan kaynaklandığını söyleriz. Yürekten savaş vermekten korktuğumuz için hayallerimizi öldürürüz.

Hayallerimizi öldürdüğümüzün ilk belirtisi vakitsizliktir. Hayatımda tanıdığım en işi başından aşkın insanlar, her zaman her şeyi yapmaya vakit bulmuşlardır. Hiçbir şey yapmayanlar ise her zaman yorgundurlar ve yapmaları istenen azıcık işle bile hiç ilgilenmezler. Durmadan günün çok kısa olduğundan yakınırlar. Aslında, yürekten savaş vermekten korkarlar.

Hayallerimizin ölmesinin ikinci belirtisi sınırlılıklarımızda yatar. Hayatı büyük bir serüven olarak görmek istemediğimiz için, hayattan pek az şey beklemekle bilgece, hakça ve doğru davrandığımızı düşünmeye başlarız. Günlük yaşayışımızı kuşatan duvarların ötesine baktığımızda, kırılan mızrakların sesini işitir, toz ve terin kokusunu duyar, büyük yenilgileri ve savaşçıların gözlerindeki yangını görürüz. Ama savaşa girenlerin yüreklerindeki sevinci, büyük hazzı asla görmeyiz. Onların gözünde, zafer de, yenilgi de önemli değildir; önemli olan, yalnızca yürekten savaşıyor olmalarıdır.

Ve son olarak hayallerimizin yok olup gitmesinin üçüncü belirtisi huzurdur. Hayat bir pazar günü öğleden sonrasına döner; büyük şeyler istemez oluruz, vermeye razı olduğumuzdan daha fazlasını istememeye başlarız. Bu durumda, olgunlaşmış olduğumuzu düşünürüz; gençlik düşlemlerimizi bir yana bırakır, kişisel ve profesyonel başarının peşine düşeriz. Yaşıtlarımızın hala hayattan bekledikleri bir şeyler olduğunu söylemeleri karşısında şaşkınlığa uğrarız. Ama aslında, yüreğimizin derinlerinde biliriz ki, hayallerimiz uğruna savaşmaktan vazgeçmiş, yürekten savaş vermekten kaçmışızdır.

Hayallerimizden vazgeçip huzura kavuştuğumuzda, kısa bir dinginlik dönemi yaşarız. Ama ölü hayaller içimizde çürümeye ve tüm varlığımızı köreltmeye başlar. Çevremizdekilere karşı zalimleşir, sonra da bu zalimliği kendimize yöneltmeye başlarız. İşte o zaman hastalıklar ve ruhsal bozukluklar başgösterir. Savaşta kaçınmaya çalıştığımız düşkırıklığı ve yenilgi, korkaklığımız yüzünden tepemize çöker. Ve bir gün, ölüp gitmiş hayaller soluk almamızı güçleştirir ve ölümü arar oluruz. Bizi sınırlılıklarımızdan, işimizden ve pazar öğleden sonralarının korkunç huzurundan kurtaran, ölüm olur.



Paulo Coelho

18 Eylül 2011 Pazar

sevgi üzerine

Sevgiyi bagimlilik sananlar da yaniliyorlar; çünkü ancak her birimiz kendi basimiza yasayacak güçte olup da birlikte yasamayi seçtigimiz zaman, birbirimizi gerçek anlamda seviyoruz demektir.

Gerçek sevgide, özgür irade her zaman ön planda yer almali; aksi halde sevgi ancak asalaklik belirtisi olabilir. Sevginin yalnizca bir duygu oldugunu sananlar da yaniliyorlar; çünkü gerçek sevgi sadece bir duygu degil, ayni zamanda bir eylem. Zira ancak gerçekten sevdigimizde, dikkatimizi sevdigimiz kisi veya seye yönlendirerek, çaba ve emek harcamaktan kaçinmayiz. "Gerçek sevgi, sonunda ayrilik var gibi görünse bile, insanin sevdigi kisiyi mutlu olacagi yere dogru ugurlamaktan çekinmemesidir. Eger kisi sevdigini ugurlamaktan çekinir ve sahiplenmeye kalkarsa, kendine hizmet etmis olur."

Bir düsünür söyle demis: "Bir daire çizmis ve beni disari atmisti ! Ama 'sevgi' ve ben, daha büyük bir daire çizdik ve onu içeriye aldik." Daha, daha büyük sevgi daireleri çizelim; insan hayatinda sevgiden daha güçlü bir enerjinin varolmadiginin bilincinde olarak, varolan her seyi, varligimizin tüm gücüyle sevelim. Kalplerimizdeki sevgi çiçeklerinin, vazolarimizdaki çiçekler gibi solmalarina, kuruyup yok olmalarina izin vermeyelim. Yasamlarimizi kin degil, sevgi ile paylasarak sürdürelim...


Erich Fromm

15 Haziran 2011 Çarşamba

Montaigne / denemeler den

Bence insan ne olduğunu bilmekte dikkatli olmalı; iyi tarafını da, kötü tarafını da aynı titizlikle ortaya çıkarmalıdır Eğer ben kendimi iyi ve olgun görseydim, bunu bağıra bağıra söylerdim
Kendimi olduğumdan az göstermek, alçakgönüllülük değil, budalalıktır; kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır .

Aristoteles'e göre, hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez; doğru hiçbir zaman yanlışa yer vermez Kendini olduğundan fazla göstermek de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır Bence bu kendini beğenme illetinin esası, kendinden pek fazla hoşlanmak, kendi kendine hayasızca aşık olmaktır Bunun en iyi çaresi, kendindensözetmeyi yasaklayan ve böylece bizi kendimiz üzerinde düşünmekten büsbütün alıkoyanların dediklerinin tam tersini yapmaktır.

Gurur insanın düşüncesidir; söze dökülen onun pek küçük bir parçasıdır. Bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması, kendinden hoşlanması, hep kendisiyle uğraşması kendine fazla düşkün olması demektir Oysaki aşırı benciller kendilerini pek üstünkörü bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır. Onlara göre kendi
kendisiyle başbaşa kalmak, sırtüstü yatıp vakit öldürmektir; ruhunu zenginleştirmeye, kendini adam etmeye çalışmak boş hayaller kurmaktır .

Sanki kendimiz bizden ayrı, bize yabancı birisiymiş gibi
Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam, kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır..

13 Mayıs 2011 Cuma

Amin Maalouf'un Afrikalı Leo kitabından

Sık sık cenaze törenlerinde, kadın olsun , erkek olsun, insanların ölümü lanetlediğine tanık oluyorum.Fakat ölüm Tanrı’nın bize armağanıdır. Ve de O’ndan gelen bir şeyi kul lanetleyemez. ARMAĞAN sözcüğü size aykırı mı geliyor ? Fakat bu bir gerçek.

Eğer ölüm kaçınılmaz olmasaydı insan bütün yaşamını ondan uzak durmaya adayacaktı.

Hiçbir tehlikeyi göze almayacak, hiçbir girişimde bulunmayacak, hiçbir işe el atmayacak, yeni bir şey bulmayacak, yeni bir şey yapmayacaktı.

Yaşam sürekli bir uyuşukluk olacaktı.

Evet kardeşlerim, Tanrı’ya bize ölümü armağan ettiği için şükredelim, çünkü yaşam ölümle anlam kazanıyor. Günün anlamı olması için gece, konuşmanın anlamı olması için sessizlik , barışın anlamı olması için savaş gereklidir. Tanrı’ya dinlenmenin ve neşenin anlamlı olması için bize kaygı ve tedirginlik gönderdiği için de şükredelim. Tanrı’ya şükredelim, çünkü O’nun bilgeliği sonsuzdur.

16 Mart 2011 Çarşamba

Tanrı'nın yeraltı dünyası adlı kitaptan

Yer Romanya tarih 50 ler komünizme kaymış Romanya’da sadece inanlı olduğu için 14 yıl hapis yatan işkencelere maruz kalan Richard Wurmbrand’dan…..

Cezaevinde Teğmen Grecu isimli komünist işkencecisi ve sorgulayıcısı ile yaptığı bir sohbetten alıntı…

Grecu sürekli, “ben bir ateist olarak yetiştirildim ve asla farklı bir şey olmayacağım” diye tekrarlıyordu.

Kendisine, “ Ateizm Hıristiyanlar için kutsal bir sözcüktür. Atalarımız inançları uğruna aslanlara yem olarak atıldıklarında, Neron tarafından ateist olarak adlandırılıyorlardı. Bu nedenle biri, ben ateistim derse, ona saygı duyarım.”

Grecu gülümsedi. Devam ettim : “Teğmen, atalarımdan biri 17. yüzyılda yaşamış bir hahamdı. Biyografisinde onun bir ateistle karşılaştığında, “seni kıskanıyorum, sevgili kardeşim! Ruhsal yaşamın benimkinden çok güçlü olmalı. Sıkıntıya düşmüş birini gördüğümde genellikle, ‘Tanrı, ona yardım eder!’ diyerek geçip gidiyorum. Oysa sen Tanrı’ya inanmıyorsun, bu nedenle onun yükünü üstleniyor ve her karşılaştığın kişiye yardım ediyorsun’ dediği yazılıdır.”

“Hristiyanlar, komünist partiyi ateizm için değil, yanlış tip ateistler yetiştirdiği için eleştirir. İki tip ateist vardır: Birincisi, ‘Tanrı yoktur, istediğim her kötülüğü yapabilirim’ diyenler; ikincisi de, ‘Tanrı olmadığına göre, eğer O var olsaydı yapacağı her türlü iyiliği ben yapmalıyım diyenler. Bu ikinci tip ateislerin bir anlamda en büyüğü İsa Mesih’in kendisiydi. Açlık çeken, hasta ve zavallı insanları gördüğünde, ‘Tanrı onlara yardım eder demedi. Tüm sorumluluk kendisindeymişçesine hareket etti. Bu nedenle insanlar aralarında şöyle sormaya başladılar: ‘Bu adam Tanrı mı? O, Tanrının işini yapıyor!’ Onlar İsa Mesihin Tanrı olduğunu böylelikle keşfettiler. Teğmen, siz de bu tip bir ateist olabilirsiniz; yani herkesi seven ve hizmet eden. İnsanlar çok geçmeden sizin Tanrı’nın bir oğlu olduğunuzu fark edecektir; sez de içinzdeki etkin olan Tanrı’yı keşfedeceksiniz.”

Bu tartışmalarımız bazı insanları şaşırtabilir. Ancak Aziz pavlus bizlere, Tanrı hizmetkârlarının Yahudiler’in arasında Yahudi, Greklerin arasında Grek olması gerektiğini söylüyor. Bu nedenle, benim de bir Marksist olan Grecu’yla birlikteyken bir Marksist olmam ve onun anlayacağı dilden konuşmam gerekiyordu. Bu sözlerim onu yüreğinden yakalamıştı. Grecu, İsa Mesihi düşünmeye ve O’nu sevmeye başladı. İki hafta sonra, yakasında gizli polisin mavi apoletleri bulunan haki renkli üniformasıyla gelip, yamalı cezaevi giysileri içindeki bana günahlarını itiraf etti. Kardeş olduk.

O günden sonra, Grecu güç ve tehlikeli olsa da elinden geldiğince ve cesaretle mahkumlara yardım etmeye başladı.

Tanrı’nın yer altı dünyası Richard Wurmbrand

12 Şubat 2011 Cumartesi

Sert babalara.... Elif şafak'tan

Şimdi orta yaşlarını sürmekte olan kaç erkek aynı şeyi yaşamıştır bu topraklarda: “Bakma babamın şimdi böyle lokum-dede olduğuna, yaşlandı da ondan, geçmişte çok sert adamdı, daima otoriter, daima sözü geçer. Severdi bizi, severdi de sevgisini belli etmezdi zinhar. Bir kez olsun sarılıp öptüğünü, çocuklarını alıp gezdirdiğini ya da havada döndürdüğünü hatırlamam, hep sert, hep ulaşılmaz, hep korkulasıydı gölgesinden ve isminden...” Şimdinin lokum-dedeleri bir zamanlar otoriter-babalar idi. Duygularını göstermeyi, çocuklarının yanında onlarla beraber çocuk olmayı onarılmaz bir zaaf addeden babalar... Kendilerine yakıştırdıkları bu eğilmez bükülmez katılığı aynen oğullarına da öğretmek isteyen babalar... Kendilerine nasıl yasak etmişlerse ağlamayı, oğullarına da yasaklamaları bu yüzden. O oğullar bacak kadar çocukken dahi ağlamaları yasak, duygulanmaları yasak, acılarını, korkularını, evhamlarını, arzularını belli etmeleri yasak... Babadan devralınan bu öğreti uyarınca “erkek adam” olmak demek, ne kadar duygulanırsan duygulan, nasıl etkilenirsen etkilen, içindeki çalkantıyı bastırmak, duygularını zinhar belli etmemek demek. Peki ama ne oluyor, nerede değişiveriyor bu tanıdık resim? Kırk sene boyunca kendi oğlunu hasretle bağrına basamayan babalar, nasıl oluyor da yaş kemale erince, bacak kadar torunları karşısında mum gibi erimeye hazır oluveriyorlar? Ve mademki torunları karşısında sevecen ve duygusal olmaktan çekinmiyorlar gocunmuyorlar, ne demeye bu cüreti daha evvel gösteremiyorlar?

Evladını sevmekle bitmiyor annelik ya da babalık. Bir de sevdiğini göstermeyi bilmek var. Sen eğer evladına onu ne kadar sevdiğini gösteremiyor, duygularını karşı tarafa iletemiyorsan, kaskatı ahlak değerleri ya da belletilmiş erkeklik kodları adına kendini tutuyor ve çocuğuna dokunamıyorsan, demektir ki o sevgi eksik sevgi, tek kanatla uçmaya çalışan kuş gibi. Adem oğulları Havva kızları evlatlarını sevmekte değil, evlatlarına besledikleri sevgiyi göstermekte, duygularını dolaysızca dışa vurmakta çuvallıyorlar en çok. En fazla oradan yaralayıp, yaralanıyorlar galiba...

Elif şafak

2 Şubat 2011 Çarşamba

Dost... dost

Elif şafak'tan harika bir dost tanımı... okuyunca çok sevdim , dostun varsa sımsıkı sarıl ona hiç bırakma çünki gerçek dostluk kadar değerli hiçbir şey yok... dost aramakla bulunmaz, sahipsen eğer O'nu sakın kaybetme , hor davranma , ihmal etme.. sevgiler.. ohannes

Dost, Türkçenin en güzel kelimelerinden. Yalın, şeffaf ve tatlı; insanın ağzında akide şekeri gibi eriyen.

“Dost” başka, “arkadaş” başka. Keza yoldaş, “kardaş”, “ruhdaş”, “rüyadaş” başka. Öyle güzel ayrıntılar var ki dilimizde, başka dillerde karşılığını arasanız, kolay kolay bulamazsınız. Sevgi başka aşk başka. Arkadaş bir esinti ise, ferah ve latif; dost kuvvetli bir rüzgâr demek, bir deligüzel yel, saçıp dağıtan, tutup silkeleyen.

Arkadaş çiseleyen bir yağmur ise, dost bir fırtına demek. Parçaları yerinden söken, tozu dumana katan, insanı sarsıp kendine getiren.. O yüzden bu kadar azdır gerçek dostlar. Doğası gereği. O yüzden sarılmak gerek sıkı sıkı dostluğun kadife ipine. Ve kulak vermek nabzına, ritmine.

Dostların arasında olmak çöl ortasında kendini yemyeşil bir vahada bulmak gibidir. Kuruyan dilin suya doyar, daralan yüreğin ferahlar, içindeki karamsarlık sisi perde perde kalkar. Dost umut demektir. Faniliğinle, eksikliğinle, kusurlarınla, takıntılarınla çok daha barışık hale getirir seni. Dostun seni seviyordur ya, aynen bu halinle seviyordur ya, sen de kendini daha çok sevmeye başlarsın. Onun gözünden kendine bakarsın. Bir damla içersin dostluğun iksirinden, dünyaya bakışın değişir. Bir yudum daha, sırtın dikleşir, özgüvenin pekişir.

Dost hekimdir, lokmandır, şifacıdır. Herkese karşı billur bir köşk yahut camdan bir parça olan kalbin, dostunun elinde lastik bir top oluverir.

Dost atar topu yere, vurur duvardan duvara, gene de bir şey olmaz. Lastik top seker, zıplar ama kırılmaz. Dost yalakalık yapmaz, lafı dolandırmaz, diplomasi falan bilmez, çat diye söyler meramını, sözünü sakınmaz. Onun yergisinde iltifat, siteminde sevgi saklıdır. Dost ne dese kızılmaz. Ona kırılmak olmaz.

Dosta açılan kredi, yürek kredisidir. Faizsiz. Peşinatsız. Ve yürek kredisinin ne dibi vardır, ne bitimi.

11.10.2009 Elif şafak