Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh gerekir. Bizi mutlu eden; bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varabilmektir.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Ağlama devam et

Kristof Kolomb Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.
Pasteur kuduz asısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu.
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı.
Goethe, en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
Nobel ödüllü Alman doktor Albert Schweitzer 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
Ressam Titian 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. "Lepanto Savaşı" adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, son kez göreve geldiğinde yaşı 83'du.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.
İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir. Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur. İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler.
"Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır."

William GLADSTONE


10 Aralık 2010 Cuma

Biribirimizi rağmen sevmek

SİMYACI'NIN YAZARI PAULO COELHO'DAN ÖYKÜ..

Bir okuyucum, Alvaro Conegundes, Buzul Çağı döneminde pek çok hayvanın nasıl soğuktan donarak öldüğünü anlatıyor. Kirpiler de durumun farkına varmışlar, soğuktan korunmak ve kendilerini koruyabilmek için birbirlerine iyice sokulma kararı almışlar.

Ama sırtlarındaki oklar birbirlerine batınca ayrılmışlar ve hepsi kendi yollarına gitmişler.

Soğuk devam ettikçe de birer birer donarak ölmeye devam etmişler. Sonunda bir karar vermeleri gerekmiş: Ya ölüp yeryüzünden silinecekler ya da dikenlerine rağmen birleşip birbirlerine sokulmayı göze alacaklar.

Akıllıca davranmışlar ve birlik olmuşlar. En önemli şey donmamak için her kirpinin bir diğerinin sıcaklığından faydalanması olduğundan, dikenlerin batmasına aldırmadan iyice birbirlerine sokulmuş, bu yarı ilişkinin getirdiği küçük yaralarla yaşamayı öğrenmişler.

Ve hayatta kalmışlar.

5 Aralık 2010 Pazar

Hayat

Kendimi her zaman mutlu hissederim. Neden biliyor musunuz? Çünkü kimseden bir şey ummam. Beklentiler daima yaralar.
Hayat kısadır. Öyleyse hayatınızı sevin. Mutlu olun ve gülümsemeye devam edin. Sadece kendiniz için yaşayın ve;
— Konuşmadan önce dinleyin,
— Yazmadan önce düşünün,
— Harcamadan önce kazanın,
— Dua etmeden önce bağışlayın,
— İncitmeden önce hissedin,
— Nefret etmeden önce sevin,
— Vazgeçmeden önce çabalayın,
— Ölmeden önce yaşayın.
Hayat budur. Onu hissedin, onu yaşayın ve ondan
hoşnut olun.

[ William Shakespeare ]

26 Eylül 2010 Pazar




Düşünce çatışmaları beni ne kırar, ne yıldırır, sadece dürtükler, kafamı çalıştırır. Eleştirilmekten kaçarız: Oysa ki bunu kendiliğimizden istememiz, gelin, bizi eleştirin dememiz gerekir: Hele eleştirme bir ders gibi değil de bir karşılıklı konuşma gibi olursa.

Biri çıkıp bizim düşüncemizin tersini söyledi mi, onun doğru söyleyip söylemediğine değil, doğru yanlış, kendi düşüncemizi savunmaya bakarız. Bizi düzeltmek isteyene kollarımızı açacak yerde, yumruklarımızı sıkıyoruz. Ama ben dostlarımın bana sert davranmasını istiyorum. Sen bir budalasın, saçmalıyorsun, desinler bana. Ben, dostlar arasında açık, yiğitçe konuşulmasını isterim; dostların düşünceleri neyse sözleri de o olmalı.

Kulaklarımızı öyle sert öyle kaba birer kulak yapmalıyız ki, salon konuşmalarının yumuşak seslerini duymaz olsunlar.

Ben, biraraya gelen insanların, sertçe, erkekçe konuşmalarını isterim. Dostlar arasındaki bağlar sert, yırtıcı olmalı: Nasıl ki aşk da ısırmalar, kanatmalar ister! Dostluk kavgacı olmadı mı, sağlam ve cömert de değildir. Nazlı, yapmacık bir hava, birini kırma korkusu dostluğa rahat nefes aldırmaz:

Çatışmadan tartışılamaz.

Bana çatıldığı zaman öfkem değil dikkatim uyanır: Bana çatandan bir şeyler öğrenmeye can atarım. Doğruyu bulmak her iki tarafın kaygısı olmalı. İnsan öfkelendi mi düşünemez olur aklından önce sinirleri işler. Tartışmalarda bahis tutuşmak hiç de faydasız değildir. Doğrudan ayrıldık mı, elle tutulur bir şeyler kaybetmeliyiz. Yıl sonunda uşağım demeli ki bana: Bilgisizlik ve inatçılık yüzünden bu yıl bin lira kaybettiniz. Doğruyu hangi elde görsem sevinçle karşılar; uzaktan kokusunu alır almaz silahlarımı atar, teslim olurum. Fazla yukardan ve insafsız olmadıkça yazılarıma çatılmasını hoş görmüş, çoğu kez karşımdakini kırmamak için yazdıklarıma istenen biçimi verdiğim olmuştur.

Zararıma da olsa eleştirmeciye uysal davranmalıyım ki beni her zaman serbetçe uyarsın, kendimi düzeltmeme yardım etsin. Doğrusu çağdaşlarımı böyle bir işten yana çekmek kolay değil. Düzeltilmek herkesin ağrına gittiği için kimse kimseyi düzeltmeyi göze alamıyor. Düşüncesini saklayarak konuşuyor çokları.


10 Ağustos 2010 Salı

Anlam......

Yaşamak için hava, su ve gıda üçlüsüne muhtacız. Bu evrensel kanun doğru ama eksik! Çünkü yaşamak için bu temel üçlü kadar anlama da ihtiyacımız var. Araştırmalar yaşamın anlamını bulmuş kişilerin daha mutlu bir ömür sürdüklerini gösteriyor. İşte Doğan Cüceloğlu’ndan, insanın anlam arayışına dair doyurucu bir yazı… İlk soru: İnsanın yaşamının anlamlı olması niçin önemli? Çünkü anlam insanın en temel gereksinmesi. Victor Frankel Avusturyalı bir Yahudi psikiyatrist ve temerküz kamplarında eşini ve çocuklarını kaybediyor. Kendisi kamplarda en kötü şartlar altında sefil, aç, pislik içinde sürünüyor; bedensel ve psikolojik işkence her gün var. Anılarını ve düşüncelerini “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitapta topladı. Bedenen kuvvetli olan değil, manen kuvvetli olanların hastalıklara dayanabildiğini gözlüyor o kamplarda.

Çocuk büyütmek ne kadar meşakkatli bir iştir. Yaşamın en zor, en sorumluluk isteyen, en yorucu işidir. Ama çocuğu olmayan çok insan nice zahmetlere girerek o meşakkatli işe soyunur, ana baba olmaya çalışır. Niçin? Çünkü anne ve baba olmanın bir anlamı vardır.

Bir arkadaşım, “Annem değişik hastalıklarla mücadele edip duruyordu, sanki ölmeyi bekliyordu, mutsuzdu. Ben çocuk doğurunca torununa bakmaya başladı, o hasta kadın gençleşti, dinçleşti, turp gibi oldu, hiçbir şeyi kalmadı; şimdi çok mutlu,” dedi.

Yaşamını anlamlı bulanlar mutlu oluyor ve mutlu insanlar ortalama olarak daha sağlıklı ve uzun ömürlü oluyorlar. Bu araştırmalarda ortaya çıkmış bir olgu.

Doğuştan altı saat sonra anlam verme sisteminin inşası başlıyor. İlk duygusal bellek hipokampusta yer alıyor. Çocuk, “Güvende miyim?” “Seviliyor muyum?” sorularına yanıt arıyor. Ve yanıtları buluyor. Bulduğu yanıtlara göre anlam verme sistemini inşa ediyor. Anlam verme sistemi aşağıdaki yetişme ortamlarının birinde gelişir:

1- Umursamaz ortam: Bu ortam çocuğun ve çocuğun gereksinmelerinin farkında bile değildir. Çocuk bir ot gibi tesadüflere bağlı olarak ya ayakta kalır ya da ezilir, çiğnenir. Kafası karışık, etrafta gördüğü en baskın kişilerin anlam verme sistemini taklit ederek büyür.

2- Kalıplayan korku kültürü ortamı: Çocuğu yetiştirenler çocuğa sürekli şu mesajı verirler: “Her şeyin doğrusunu ben bilirim: “Sen kimsin?” “Neye, niçin, nasıl inanmalısın?” “Amaçların ne olmalı, neyi niçin isteyeceksin ve nasıl elde edeceksin? Kısacası, “Nasıl ve niçin yaşayacaksın?” sorularının cevabını sen aramayacaksın, ben sana öğreteceğim. Benden farklı düşünmeyeceksin, sana öğrettiklerimi sorgulamayacaksın. İnanman ve itaat etmen gerekir. Bizim gibi olursan seni severiz ve ödüllendiririz, bizim gibi olmazsan seni sevmeyiz ve şiddetle cezalandırırız. Yalnız ve çaresiz kalırsın.

3- Geliştiren saygı kültürü ortamı: Çocuğu yetiştirenler çocuğa sürekli şu mesajı verirler: Sen muhteşem bir potansiyelsin gözlem yaparak, soru sorarak, deneyerek yaşamı öğrenebilecek ve kendi anlam verme sistemini geliştirebilecek gücün var. Bu gücün var olduğuna inanıyorum; sen de kendine inan. Ben sana sürekli yardımcı olacağım, koçluk yapacağım, soruların olunca birlikte cevaplarını araştıracağız, ama anlam verme sistemini sen inşa edeceksin. Senin için en iyisini ancak sen kendin inşa edebilirsin.

Üçüncü ortamda yetişenler birey olma olanağı ve özgürlüğüne sahip olurlar. Bu üç ortamdan en zararlısı umursamaz ortamdır.

Üçüncü soru: Anlam verme sistemlerinin türleri var mı?

Evet, var. Birçok yönlerden anlam verme sistemleri farklılaşabilir, ama ilişkiler yönünden üç farklı anlam verme sistemi tanımlayacağım.

a- Sen bilinci: Ben bilmem sen bilirsin, ben yokum sen varsın anlayışı. Mazlum kişi.

b- Ben bilinci: Ben bilirim sen bilmezsin; ben varım sen yoksun anlayışı. Zalim kişi.

c- Biz bilinci: Hem ben hem sen biliriz; hem ben hem sen, biz varız. Saygılı kişi.

Yazan : Doğan Cüceloğlu

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Siyah lale ve yusufçuk


Siyah bir lale yasarmıs,düsler ülkesinde…
Degilmis farklı olmak elinde…
Rengi yapısından ileri gelirmis sadece…
İstermiş o da olabilmeyi sıradan,kırmızı bir lale…
Siyah olmak zormus cünkü bunca kırmızı icinde…
Ama yasamalıymıs,gelmis dünyaya bir kere…
‘Ne olurdu bende kırmızı olsaydım?’dermiş hep kendine..
Utanır,boynunu bükermis üzgünce…
Caresiz boyun egermis kaderine…
Büyük bir korkuyla yasarmıs hepte..
Bunca kırmızı arasında birgün dikkat cekicekmis elbette…
Koparılmaktan,solmaktan korkarmıs büyülü topraklardan uzakta bir yerde…

Saklanırken o böyle,korku ve endiseyle…
Basını kaldırmıs aniden duydugu bir sese…
Ve gelmis kücük bir cocukla gözgöze…
Gülümsemis cocuk ve koşmuş cocuk annesine..
Annesyle geri dönmüs aynı gülümseme yüzünde…
‘Anne baksana siyah bir lale!’
‘Ne olursun o gelsin bizimle..
Hem bakarım ben ona,ne olur anne..’

Annesi topragından sökmüş siyah laleyi yavasca…
Canı yanmış,korkmus baslamıs bizim siyah lale aglamaya…
Ama duyuramamıs sesini ne anneye ne de cocuga…
Dönmüs son bir umutla bakmıs topraga…
Toprak ‘Aglama ve korkma,caren yok gidiyorsan biraz olsun cesaretini topla…
Ne fırtınalar atlattın sen unutma’demis olgun bir tavırla…
Gözlerinde yaşlar ayrılmış ordan siyah lale,cocugun kucagında…

Baslamıs kücük bir pencere pervazında yasamaya…
Bakıyormus ve görüyormus kırmızı lale tarlasınıda arada…
Ama izlemekle yetinebiliyormus canı cok yansa da…
Daglar kadar yalnızmıs bu yabancı dünyada…

Cocuk cok iyi bakıyormus ona aslında…
Eksik etmiyormus hic günesinide,suyunuda…
İlgisi azalmaya baslamıs zamanla…
Ve birgün tasınmıslar,cocuk bu ya…
Unutmus siyah laleyi pencerede bir basına…

Günler gecmis,lalenin gözleri hep kapıda..
Tek arkadasını kaybetmis ne de olsa..
‘Kaldın işte bir basına,
Yakınırken uzakta oldugun icin topragına tarlana…
Bak oldun işte sahip oldugun tek arkadastanda..’
Demiş siyah lale düsünürken ne yapıcagını bir basına…

Derken bir yusufcuk böcegi konmus pencerenin kenarına…
‘Neden siyahsın sen ve yalnızsın bunca?
Kırmızı olmaz mı laleler benim bilgidim kadarıyla?’
Demiş siyah laleye saskınca..
Laleylese mutluymus konuscak birini buldugu icin günler sonra..
‘Neden siyahım bilmem ama..
Güleryüzlü bir cocuk getirdi beni buraya
Unutup gitti daha sonrada beni burda..’
Demiş sevincli bir edayla..

Konusmuslar günler günleri kovalamıs,aldırmamıslar gecen zamana..
Ama unutmuslar siyah laleye bakacak kimse yokmus yanlarında…
Ve gücten düsmeye baslamıs siyah lale zamanla…
Dayanamazmıs kücük bedeni bunca susuzluga…
Artık degil konusmak kıpırdıcak hali kalmamıs…
Cünkü ne su vereni ne de bakanı varmıs…
Yusufcuk caresizce baslamıs su aranmaya…
Uçmuş,bakmış,aramış,ama korkuyormuşta siyah laleyi bu halde bırakmaya…
Geri dönmüs siyah lale icin su bulamayınca…
Siyah lale solmak üzereymis yusufcugun yanında…
‘Solucam belki ama bu siyah laleyi sakın unutma..
Teşekkürler bırakmadıgın icinde beni burda tek basıma…
Yusufcuk aglamaya baslamıs bunları duyunca…
Düşmüş siyah lalenin topragına…
Aglamıs bölesine zor buldugunu kaybedince bir anda..
Mucize gerekliymis bir tane hikaye bu ya..
Yusufcugun gözyasları karısmıs siyah lalenin topragına..
Ve acmıs lale gözlerini biraz olsun su bulunca..
Sarılmıs yusufcukda laleye büyük bir coskuyla…

Kaptırınca kendilerini olayın heyecanına…
Unutmus lale sürülen ilacı vücuduna…
Böcekler yaklasamasın die sürülnüş ona…
Bu kez yusufcugu kaplamıs derin bi acı,laleye sarılınca..
Ve düsmüs yere karısmıs zehir damarlarına…
Bu kez laleyi kaplamıs büyük acı,dolmus gözleri yaslarla…
Durmadan aglamıs önünde duran ölü yusufcuga…
Harcamıs tüm enerjisini ve bitmis yusufcugun verdigi su da…
Solmus ve düsmüs siyah lalenin bedeni yusufcugun üstüne yawasca…

Rüzgar görmüs hallerini,ve tasımıs hikayelerini…
Derin bir yas kaplamıs tarladaki tüm laleri…
Severlermis aslında bu utangac siyah laleyi…
Anlattıkca rüzgar düsmüs basları ve egilmis bedenleri…
Ne zaman rüzgar görseler,hatırlarlarmıs yusufcukla siyah laleyi…
Ondan bir yas kaplarmıs tüm laleri..düsermis basları ve egilirmis bedenleri…


kaynağı bilinmiyor

23 Nisan 2010 Cuma

Önemlisin


Sadece Tanrı ümit verebilir... Ama sen arkadaşlarına güven verebilirsin.

Sadece Tanrı sevgi verebilir… Ama sen başkalarına sevgiyi öğretebilirsin.

Sadece Tanrı barış verebilir… Ama sen barışı koruyabilir ve barış yapabilirsin.

Sadece Tanrı güç verebilir… Ama sen cesareti kırılana destek verebilirsin.

Sadece Tanrı yoldur…
Ama sen başkalarına yolu gösterebilirsin.

Sadece Tanrı ışıktır…
Ama sen herkesin gözlerinde bu ışığı parlatabilirsin.

Sadece Tanrı yaşamdır… Ama sen başkalarının hayatına tat verebilirsin.

Sadece Tanrı imkânsızı gerçekleştirebilir…
Ama sen mümkün olanları yapabilirsin.

Sadece Tanrı kendine yeterlidir..
Ama istersen sana güvenebilir.



10 Nisan 2010 Cumartesi

Sevmek


Korkunun olduğu yerde aşk yoktur. Cesarettir sevmek.

Düzenlere, oyunlara, kötülüklere meydan okumaktır. Sevmek; uzaklaşmaktır yalandan, bencilliği hiçe saymaktır.
Bir başka açıdan da inanmaktır sevmek. Gerçekten inanmaktır, tümden inanmaktır.
İnsan sevince; sevdiğine bütün varlığı ile teslim olmamışsa, yeteri derecede s...evmemiş demektir.
Ve ona kayıtsız şartsız inanmıyorsa, sevgiden bahsetmeye bile hakkı yoktur.
Kıskançlık inancımızın bütünlüğü ölçüsünde besler aşkı. Şüpheyse öldürür.Şüphenin olduğu yerde inancın yeri olmaz. Sevgiden bahsedilemez orada.
Kıskançlıksa; kutsal bir duadır, dudağında sevenlerin. Sevmek; var olmaktır bir bakıma, derinden bakılınca yokluğa benzer.
Sevmek bütünlenmektir. Çok seven eksildiğini zanneder, oysa artmaktadır sevmek , çoğalmaktır.
Çevrenin gözlerimizden silinmesi, önce bir eksilme hissi verir insana. Fakat o her şeyimizi varlığı ile doldurdukça arttığımızı anlarız.
O bir tek kazanç,bütün kayıplarımıza bedeldir. Bir an gelir; her şeyi onunla değerlendirmeye başlarız. O bugün mutluysa yaşamak güzeldir. Kabımıza sığmayız. Şarkılar söylemek gelir içimizden. O kederliyse ,gözlerimizde herşey kederlidir artık. Bütün güzellikler bir bir yitirirler anlamlarını. O anlarda ölümü düşünürde,yine ölemeyiz kurtulamamak için.
Yanmaktır, tutuşmaktır sevmek ve yaşadıkça hiç sönmemektir.
Dinle sana sevmenin ne olmadığını söyleyeceğim önce. Ne olduğunu sonra anlayacaksın.
Dinle, sevmek alış veriş değildir. Geometri değildir, aritmetik değildir. En değerli şeydir belki; ama karşılığında hiçbir şey alınmaz. Karşılıksız bir çeke atılmış kuru bir imza değildir sevmek.İskambil kağıdı değildir,zar değildir,bir dilim değildir,hesap pusulası değildir sevmek. Sevginin bedeli yine sevgiyle ödenir,altınla değil.
Sevilmekse; sevmenin mükafatıdır ancak,karşılığı değil. Bir sevgiye eş bir başka sevgi olamaz. Çünkü her sevgi birbirinden büyüktür.
Sevgi tartılamaz, sevgi ölçülemez. Sevgi; gram değildir, mesafe değildir. Derinlik sanırsınız,yüksekliktir o. Sevgi; dudak değildir,göz değildir,saç değildir. Sandalye değildir sevgi,yatak değildir, çarşaf değildir. İçki değildir, içemezsiniz fakat herşeyden güzeldir sarhoşluğu.
Geçip karşısına seyredemezsiniz, manzara değildir, tablo değildir, heykel değildir.
Okuyamazsınız kitap değildir. Bilmece değildir, çözemezsiniz.
İstesenizde içinizden atamazsınız.
Kan değildir, kesip damarınızı akıtamazsınız.
Siz ağladıkca o güçlenir içinizde.
Akmaz, gözyaşı değildir.
Kuş değildir uçmaz,
çiçek değildir koklanmaz.
Bitmez çile değildir.
Ne desen o değildir sevmek...


yazarı bilinmiyor

30 Mart 2010 Salı

Çevre kirliliği

Çağımızın en büyük sorunlarından biri çevre kirliliğidir.

Evet çevremizde birçok zehirli kaynaklar olabilir dikkat etmek şarttır.

Çevreyi kim kirletir tabiiii ki insan….

Bulundukları ortamı zehirleyen çeşitli insan tipleri vardır:

• Kendi ihtiyaçlarını diğerlerinden daha önemli ve acil zanneden “benciller”,
• Kuralların kendileri için değil de diğerleri için koyulmuş olduğunu düşünen “asiler”,
• Sorumluluk üstlenmekten kaçan, sürekli etrafını suçlayan “hamlar”,
• Kendi istedikleri olmayınca sorun çıkaran “huysuzlar”,
• Öfkeli, sivri dilli, saldırgan tavırlı “kavgacılar”,
• İğneleyici ve küçümseyici sözlerle etrafta sürekli negatif bir hava estiren “kibirliler”,
• Hemen her konuda kendi görüşünü herkese kabul ettirmek isteyen “çokbilmişler”,
• Her durumu dramatikleştiren, sürekli sızlanan ve her şeyden şikâyet eden “mızmızlar”,
• Egoları şişkin, kendilerini mükemmel zanneden ”narsistler”,
• Her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan ve etrafındaki herkesi bu aşırı kontrolle kasıp kavuran “obsesif-kompulsifler”,
• Her durumda mutlaka olumsuz bir yön bulan “felaket tellalları”.

Çevreni de kendini de koru. Sloganımız TEMİZ ÇEVRE MUTLU İNSAN :)

29 Mart 2010 Pazartesi

Her insan mutlu olamaz


Her insan mutlu olamaz...

Çünkü; gereğinden fazla özler dünü,
Hakettiğinden fazla düşünür yarını
Ve hiç haketmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü...
Her insan mutlu olamaz...
Çünkü; gereğinden fazla özler hayatından çıkanları
Hakettiğinden daha büyük umutla bekler hayatına girecekleri
Ve asla göremez yanıbaşındakileri...



Edebiyat kulubü

18 Şubat 2010 Perşembe

Aşk ve evlilik



Almitra sözü aldı ve sordu:
— Peki üstad; evlilik nedir?
Cevap şöyle geldi:
— Siz birliktelik için doğmuşsunuz. Ölüm meleğinin beyaz kanatları sizi ayırana kadar ayrılmayacaksınız.Allah'ın
sessiz tanıklığında bile beraber olacaksınız; ama birlikteliğinizde mesafeler bırakın; bırakın ki, cennetin rüzgarları aranızda dans edebilsin...Birbirinizi sevin ama, aşk tutsaklığı istemeyin; bırakın aşk, ruhunuzun kıyılarına vuran dalgalar gibi olsun... Birbirinizin bardağını doldurun ama aynı bardaktan içmeyin; ekmeğinizden verin birbirinize; ama aynı somundan ısırmayın... Birlikte şarkı söyleyin; lakin birbirinizi yalnız bırakmayı da bilin, sazın telleri de yalnızdır ve armoni içinde aynı melodiyi seslendirir... Birbirinize kalbinizi verin; ama karşılıklı kilitleyip saklamak için değil! Sadece hayatın eli o kalbi saklar! Birlikte durun; ama yapışmayın, tapınakların sütunları da bitişik değildir! Ve unutmayın, meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümezler...
Halil Cibran

Bir İlahiyatçı'nın Ölümü



Melekler anlattı: Melancthon öldüğünde, bu dünyada yaşadığı eve, benzediğini sanacağı bir eve kavuşturulmuş. (Bu, sonsuzluğa yeni göçenlerin oraya ilk varışlarında çoğunun başına gelir; bu yüzden, öldüklerinin farkına varmazlar, kendilerini hâlâ yeryüzünde
sanırlar.)

Odasındaki her şey daha öncekilerin aynıymış; yemek masası; çekmeceli yazı masası, raflar dolusu kitapları: Melancthon,
yeni mekânın da uyanır uyanmaz, masasının başına oturmuş; -her zaman olduğu gibi- hayırseverlikten hiç söz etmeksizin, inanç
yoluyla günahlardan arınma üzerine yapıtını yazmayı sürdürmüş günlerce.



Hayırseverliği dışladığını hemen fark eden melekler, Melancthon'u sorgulamak için ulaklar yollâmışlar. Melancthon; "Hayırseverliğin ruh için hiç de gerekli olmadığını, selâmete kavuşmak için inancın yeterli olduğunu çürütülmez biçimde kanıtladım," diye yanıtlamış. Ölmüş olduğunu ve eninde sonunda Cennet'ten kovulabileceğini aklının ucundan bile geçirmeden; büyük bir güvenle konuşuyormuş. Melekler; neler dediğini duyunca, Melancthon'un yanından ayrılmışlar.

Birkaç hafta geçmiş geçmemiş, Melancthon'un odasındaki eşyalar bir bir solup silinmeye, yok olmaya başlamış; sonunda koltuk, masa, kâğıtlar ve mürekkep hokkası kalmış bir tek. Dahası; odanın duvarlarına kireçten bir kabuk çekilmiş, zemin sarı bir sırla
kaplanmış. Sırtındaki giysilerse artık iyice dökülüyormuş. Bütün bu değişikliklere çok şaşırmış, ama hayırseverliği yadsıyarak
inanç üzerine yazmayı sürdürmüş; sonunda, hayırseverliği dışlamakta o kadar diretmiş ki, birden yerâltında, kendisi gibi başka
ilâhiyatçıların da bulunduğu bir ıslahevinde bulmuş kendini. Orada birkaç gün kilitli kaldıktan sonra öğretisi konusunda kuşkuya düşünce, eski odasına dönmesine izin verilmiş. Gövdesi tepeden tırnağa kıllarla kaplıymış artık; ama başına gelenin bir sanrıdan başka bir şey olmadığına inandırmaya çalışmış kendini var gücüyle ve yeniden inancı göklere çıkarmaya, hayırseverliği aşağılamaya koyulmuş.

Bir akşam, üşüdüğünü hissetmiş Melancthon. Evi dolaşmaya başlamış ve çok geçmeden öteki odaların artık yeryüzündeki eski evinin odalarınâ benzemediğini fark etmiş. Odalardan birinde ne işe yaradıklarını bilemediği bir talkım aletler yığılıymış; bir başka oda o kadar küçülmüş ki, kapısından içeri girilemiyormuş; hiç değişmemiş bir oda da varmış, ama kapıları ve pencereleri uçsuz bucaksız kum yığınlarına açılıyormuş. Evin arka odalarından biriyse, kendisine tapınan ve ondan daha bilge bir ilâhiyatçı olmadığını söyleyip duran insanlarla doluymuş. Bu övgüler hoşuna gitmiş kuşkusuz, ama konuklardan bazılarının yüzleri olmadığını, bazılarının da ölmüş göründüklerinin ayırdına varınca onlardan nefret etmiş, söylediklerine güvenini yitirmiş. İşte tam o sırada, hayırseverlikle ilgili bir şeyler yazmaya karar vermiş. Yalnız bir güçlüğü varmış işin; bir gün önce yazdıklarını ertesi gün göremiyormuş. Bunun nedeni, o sayfaların inançsızca yazılmış olmalarıymış.

Yeni ölenlerden birçokları Melancthon'un ziyaretine geliyormuş, ama Melancthon konuklarını böylesine harap bir evde ağırlamaktan utanç duyuyormuş. Onları Cennet'te olduğuna inandırabilmek için, bitişikteki büyücüyü tutmuş; büyücü, harabeyi rahat, görkemli bır eve dönüştürerek konukları aldatıyormuş. Konuklar gider gitmez -bazen gitmeden biraz önce
o süslü püslü görüntüler kayboluyor, yerlerini sıvaları dökülmüş duvarlara bırakıyorlar; evin içinde, yeller esmeye başlıyormuş.

Melancthon'dan aldığım son habere bakılırsa; büyücü ve o yüzü olmayan adamlardan biri onu alıp kum tepelerine götürmüşler; şimdi orada iblislere uşaklık ediyormuş.

Arcana Coelestia'dan (1749-1756)
Emanuel Swedenborg

Jorge Luis Borges

Kaybedilenler



Bir gün insan "virgül"ü kaybetti, o zaman zor ve uzun cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince, düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ise "ünlem" işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir süre sonra da "soru işaretini" kaybetti ve artık soru sormaz oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya ne kendisi umurundaydı.

Birkaç sene sonra "iki nokta üst üste" işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işaretleri" kalmıştı. Kendine has tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.

Sıra “nokta”ya geldiğinde düşünmeyi ve okumayı unutmuş vaziyetteydi.

A. KANEVSKY

10 Şubat 2010 Çarşamba

Eğer, yeniden......




Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85′indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…

Jorge Luis BORGES

8 Şubat 2010 Pazartesi

Yük ve Yol








Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için:

Yük ve yol...

Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen,
ücret mevzu bahis oluyor. Aksi olursa, cereme çekiyorsun!
Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık.
İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!.."
Nitekim, çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!. ..
"Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!. . "Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum. Bir saat kadar sonra yine durdu,oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında...
"Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım,ona daha çok kızdım...
Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım...
Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü.
Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım.. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim.
Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım...
Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek; "Hadi kalk, dedi. Bana yaslan.. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana.
"Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...
Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!.. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır.
Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem.
Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma...
Akşamları bırak ve hafifle... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil. Çünkü , yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var...

Gerçek şu ki, hepimiz şu hayatın hamallarıyız.. Yüklerimizi en doğru şekilde taşımak ve hayatın altında ezilmemek dileklerimle. ..


Paylaştığı için dostum Simon Hacı'ya teşekkürler.....

28 Ocak 2010 Perşembe

ESKİ FOTOĞRAFLAR

Bir şey var içimde bilmiyorum ama

Ne zaman eski günleri yad etmek için şehirleri ve insan kalabalıklarını,

Dostlarımla, kardeşlerimle, arkadaşlarımla, kendi yaşadığım zamanları içeren

Eski fotoğraflara baksam;

İçten içe çok hüzünleniyorum !

Hele o savaştan çıkmış ülkelerin çekilmiş fotoğraf kareleri.

Ve bir deprem sonrası yıkılmış evler, viran olmuş, ocağı sönmüş yuvalar.

Belli belirsiz babalarını annenlerini kaybetmiş,

Başına henüz ne geldiğini kavrayamayan, gülümseyen çocuklar.

Eski fotoğraflara bakınca, acaba yüreğim neden hüzünleniyor böyle ?

Ya siz, siz de hüzünlenir misiniz böyle bir anda?

Hiç düşündünüz mü neden hüzünlenir insan eski fotoğraflara bakınca?

Kalabalıkların nereye gittiği beli olmayan yaşamları mı?

Zorluklarla akıp giden zamanlara mı?

O insanların yorgun ve bitkin hallerine mi?

Çocukların aç, boynu bükük kalmış buğulu bakışlarına mı?

İnsanların yüreklerindeki acının yüzlerine yansımasına mı?

İnsanların yüzlerindeki çaresiz görünümlerine mi?

Elleri boş babaların karnı aç çocukların muhtaçlıklarına mı?

Ya da şimdi o insanların olmayışı ve unutulmuş olmalarına mı?

Umut ve heveslerinin kırılmışlığıyla geçen yaşamlarına mı?

Yaşamın güzel görünen ama çaresiz yüzüne mi?

Ve hayatlarındaki çaresizliklerin çokluğuna mı?

Zamanın böyle amansızca, hızlıca akışına mı?

Sonunda insanın her şeyin boş olduğunu anlayıp;

Boşa çabalarına hayıflanan derin ahlarına mı?

Yoksa dünyaya gelmiş ama hiç sevgileri ve sevinçleri,

bereketleri tatmadan yok olmuşluklarına mı?

Tam bilmiyor ve içime baktığım zaman kestiremiyorum.

Herkes bakınca farklı şeyler görür sanırım.

(Bu yüzden pek üstüne basa basa ve altını kalın çizgiyle çizip

Budur diyemiyor.

Bunu herkesin hayatı anlamlandıran farkındalığına bırakıyorum.

Sadece içimde hüzünler oluşuyor bu resimlere baktıkça, düşündükçe;

Karelere takılmış dünyanın, yaşamın, insanlığın bu hallerini?

Ve sanki görünmez bir el var herkesi herkese kullanarak,

Her güzel şeyi heba etmelerine sebep olmuş gibi !

İnsanın yüreğinin görünmezliğinde, içine ekilmiş o çirkin tutkularını

nasıl kullandığını ve o çirkin yüreğin görünmez elerinin işlerini

düşünmeye başlıyorsun.

O görünmez yürek gizli gizli neler yapmış, anlamaya çalışıyorsun.

Bozulmuş, düşmüş insan doğasının yüreğinin içinde

Neler taşıdığını, neler yaptığını !

İnsan doğasını bozan günahların, tutkuların onları neleri yaşamaya mecbur ettiğini.

Hem vahşeti yaratan, hem de mağdur olan insan yüreği yaşamı böylece ne hale getirmiş.

Yaşamın gizli ve açık çirkin akışını buğulu da olsa,

Görüyor, anlıyorum bu eski karelere bakarken.

İnsan bu eski karelere göz atınca;

Hayatın bugün olduğu gibi, eskiden de huzurlu rahat, kolay olmadığını görüyor.

Bu yaşamda insanın en büyük sorumluluğunun aslında insan olabilmek olduğunu anlıyorsun!

İnsan olabilmek nasıl mümkün ki bu yürekle?

Gazetelerdeki haberlerle birleşen karelere bakıyorum.

Her satır, her kare, bir başka düşündürüyor insanı…

Hayat eğlenceli bir yer gibi görünürken; eğlenceyi zehre dönüştüren

Bozulmuş ve insanlığını yitirmiş, bencileşmiş yüreği;

Tutkulara, zayıflıklarına takılıp kalıyor.

Sevgilerin, aşkların, hatta arkadaşlıkların sonuçlarının bu denli hüsrana uğratan biçimde olması ne kadar acı !

Karakteri, gerçeğin ve sevginin erdemleriyle yapılanmayan insan yüreği;

Severken bile, ne kadar vahşi ve yaralayıcı !

İnsan sevgi sözcüklerinden mükemmel bir şekilde bahsedebiliyor ama konuştuğu gibi sevemiyor ne tuhaf.

Hayatı yaşanılır kılan en üstün, değer olan sevgi bile;

Yüreği bencilliğe hizmet eden birinin yaşamında ne acılar yaratıyor !

Sevdiğini söyleyen insan karşıdaki insan yüreğinde umutlar yaratıyor,

Dostlarına, arkadaşlarına söz veren kişiler arkadaşlarının yüreğine,

Umut ve güven tohumları ekiyor.

Ama ne sevdiğini söyleyenler, ne de söz verenler;

Yalancı çıkardıklarında kendilerini,

Tutamayınca sözlerini,

Değilse sevgileri hakiki;

Karşıdaki insanın yüreğinde açtıkları yaraların,

Yıktıkları yaşamların, umutların viraneliğinde

Umursamazlıkla devam ediyorlar hayatlarına…

Peki ya sonra?

Sonra dönüp bakmıyorlar bile ardında bıraktıkları insanlara !

Yıkılan insanlar, acılıklarıyla baş başa; savaşıyorlar…

Yürekler yıkık, yürekler hasta, bir başına.

Oysa sevgi iki kişilikti hani?

Sevgi iki kişilikse, hüsran, acı, keder niye bir tarafın yükü olsun ki?

Zorla sevilmek adına canlarına kıyan insanlar.

Kendi mutlulukları için başkalarının mutluluklarını alaşağı eden yürekler.

Çıkarlar büyüdükçe kardeş kardeşe, akraba akrabaya,

Dost dosta, arkadaş arkadaşa, şehirler şehirlere, ülkeler ülkelere nedenli acılar yaşatıyorlar.

Sonuçta galip gelenler maddi şeyleri kazanmış gibi görünseler de;

İnsanlık adına kaybediyorlar.

Ama insanlığı umursayan sevgiyi umursayan kim ki vicdanlar acı çeksin.

Kayıpların geride bıraktıkları acılar,

Sevmek, sevilmek adına açılan yaralarıyla, hayal kırıklıklarıyla.

İşsizlik, hastalık, açlıkla savaşan insanlar.

Anlıyorum ki haksızlıklar,

Bu dünyanın efendisinin görünmezliğinde,

Görünür yüzlerde, kendini gösteren çehrelerinde, doğalarında gizli.

Onun Görünmez elleri,

Kendisine kanmış, görünür bedenlerde sürdürmekte işini…

Gazete haberlerinin sayfalarındaki karelere baktıkça görünen şu ki;

İnsan olmanın sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan,

Ama ne yapsalar da bir türlü dünya düzenini aşamayan insanların acılarıyla dolu.

Başarmaya çalışırlarken başarısız bırakılanların yaşam öyküleri, sayfa sayfa !

Ne yazık ki bize gülümseyen bir sima gibi algıladığımız yaşamın çehresi,

Aslında ardında haksızlıklarla dolu, çirkin bir yüreğin alaycı duruşu …

Bir azizin dediği gibi “nur meleği” şeklinde bize görünmekte.

Anlıyorum ki bu dünyada kötü olan,

Dünyanın gözleri önünde nur meleği gibi görünmekte.

İnsanlığa düşman yürekli birini, dost yürekli gibi gösterebilmekte.

Ah ! Dünyada yalana gerçek diye inanmış insanlığın

Hayatın bu yüzünü fark ederek, mücadele etmesi, yaşaması,

Hiç de kolay görünmüyor !

Tabi kolay değil bu dünyada doğru olanı yaşamak isteyen bir yürek için.

Biliyorum ki şimdi gördüğüm bu karelerdeki birçok insan çoktan göçmüştür,

Bazıları da hala yaşamaktalar bu dünyada.

Nerde o bu hayattaki umutların peşinden koşan insanlar?

Resim karelerinde birbirine çaresizce sarılmış,

Umutla umutsuzluk arasında takılı kalmış o bakışlara baktıkça;

Ruhuma neler anlatır o fotoğraflar !

Kimi zaman acı bir gülümseme,

Kimi zaman “beni bırakma !” diyerek sıkıca dolanan kollar.

Bazen de yaşamlarında gülümseyecek nedenleri yokken;

“Çekiyorum, gülümseyin !” sözündeki uyarıyla çekilen resimler…

Masum bir çocuğun kötüyü- iyiyi bilmeden,

Candan, doğal ve samimi, seni kendine çeken masum gülüşleri.

Ve bir zamanlar birlikteliğe adım atmış

Ama şimdi boşanmış kişilerin o anlarını karelerde saklayan evlilik fotoğrafları.

Yada hala beraberken beraberlik sevinçleri fotoğraf karelerinde kalmış

aynı evin içinde yaşarken gerçekleşmiş olan pasif boşanmalar.

O kareler de mutluluğun resmine bakarken;

O andan eser kalmadığını bilmek insanı hüzne boğuyor..

Acabalar ve soru işaretleri uyanıyor insan yüreğinde.

Ardından boğazını dağlayan, burnunu sızlatan bir acı sarıyor insanın içini !

Kâğıttan resimlere bakmak bile ağır geliyor insan yüreğine….

Arkadaşlıkların değerli olduğu, kalabalık gençlik günlerinin resimleri…

Yüzdeki ifadeler, inanan bakışlar,

“Biz hiç ayrılmayacağız !” diyerek sarmalanmış kollar, aynı bakan gözler..

Sanki bir amaca hizmet edercesine birliktelikler….

Ama yıllar geçtikçe, büyüdükçe, değiştikçe koşullar

Birkaçıyla haberleştiğin, kah buluştuğun, kah görüşemediğin;

Ayrılmışlıkların yaşandığı arkadaşlar ,kardeşler ve can dostlar !

Fotoğraflardaki ifadelere bakarak düşünmek,

O beraberliklerin bittiğini bilmek,

Bakıp bakıp iç çekerek hüzünlenmek,

Sonra dudaklarımın arasından dökülen sözcükleri seslendirmek:

“Ah ne güzel günlerdi” diyebilmek…

Gençtik, umutlarımız, amaçlarımız vardı…

Heyecan dolu yıllardı

Her resimde tadı başka ve farklı tonlarda ahlarım vardı.

Sizce insanın boğazına düğümlenen,

Eski fotoğraf karelerine bakıp derin derin düşündüren,

Nedir ahlarını, inlemelerini derinleştiren ?

Bence ahların, hüznün sebebi şu olsa gerek:

Ne o günlerdeki umutlar, ne de amaçlar,

Elle tutulur bir şekilde var olmadılar…

Geçti heyecanlar, bitti dostluklar, saptı amaçlar…

Ayrıldı yollar…

Ve şimdi sadece her şey fotoğraftalar..

İnsan, ne olmak istediği yerde

Ne de yapmak istedikleri var elinde..

“Yapmam” dediği ne varsa onu yapmış,

Şimdi fotoğraflar sararmış, anılar altüst !

Her bir fotoğraf sanki hesap derdinde…

İşte o zaman insanın aklına gelen, karar anları…

Acıtıyor, kanatıyor bazı yaraları…

Kaybettirmişti seçimlerimizin bazıları…

Kaybettiklerimiz mi yoksa şimdi elimdekiler mi daha değerli ?

Bazen elimizdekiler bazen de elimizde olmayanlar olduğunu hüzünle düşünüyorsun.

Kimini fark ediyor, kimini fark edemiyorsun.

“Şimdiki aklım olsaydı o günlerde ne yapardım?” diyorsun

Ama gülümsüyorsun anladığında:

O yaşadıklarımız olmadan, şimdiki aklımız olur muydu?

Düşünün bir kez: bugünkü biz,

O günlerde yaşadıklarımızın ürünü değil miyiz ?

Sanırım her insan,

Eski fotoğraflara şöyle bir bakmalı zaman zaman !

Çünkü o kareler yansımasıdır hayatlarımızın…

Bu hayatta bir daha tekrarı olmayan,

Adeta bir zincirin hakları gibi birbirine tutunan

Bizim yaşanmış gerçeklerimizdir, bizi geleceğe taşıyan,

Unutturmayan !

Her yaşadığımız an benzersizdir aslında,

Bir daha gerçekleşmesi, yaşanması mümkün olmayan..

Ah fotoğraflar !

İzin vermezler insanın unutmasına…

En canlı şekilde hatırlatır acı tatlı ne varsa,

En eskisi, en yıpranmışı dahi olsa !

Sanırım en iyi yapılacak şey,

O fotoğraflardan, anılardan kazanımlar edinmek…

Yitip giden ne varsa, yitirilmişliğinde;

Poz poz, sayfa sayfa incelemek..

Ama yine de onlara, acılara yenilmeden;

Her şeyi gerçeğin ışığında değerlendirmek…

Ne hatırlattığı acılardan kaçınmak;

Ne de içimizde yarattığı hüzünlere kendimizi kapatmak…

Kaçmadan, kaçınmadan

Yüzleşmektir doğrusu her yaşanmışlıkla…

Çünkü yüzleştiğimiz ne varsa onlar kazancımıza dönüşme fırsatı verdiklerimizdir.

Yüzleşemediklerimiz ise kayıplarımız.

Çünkü yüzleştikçe her biri dönüşür kazanca.

Fotoğraflar sizin geçmişinizin donmuş anlarıdır.

Zaman zaman ele alınmalı, bakılmalıdır.

Kimi zaman makinelerin, kimi zaman da yüreklerin resmettiği;

Her bir resim itina ile korunmalı zaman ,zaman yan, yan getirilip bakılmalı üzerinde düşünülmelidir.

Şimdi elimde yaşadığım hayatın isbatı fotoğraflar var.

Onları özenle inceliyor, karelerdeki ifadelere bakıyorum.

Her birini ayrı ayrı düşünüp ruhumda tartmaya çalışıyorum.

Yüreğime gece karanlığında sönmüş yıldızlar yağıyor.

Her biri hem sevinç, hem de hüzün veriyor.

Sol yanım acıyor ey arkadaşım, kardeşim.Sol yanım!!!!

Ama yine de her durumda sevinmeliyiz değil mi?

Bazen hayata gülümsemekte zorluk çeksem de;

Kimi zaman beni gülümsetiyor bazıları..

Ama amacım Polyannacılık oynamak değil;

Çocuklaşıp heyecan duymak,

Hayattan aldığım derslerin aslını karelerde bulmak,

Tanrımın yardımıyla edindiğim tecrübelerime sevinmek istiyorum !

O günlerde acemi, çocuksu, masum görünen her resmimde

Hesapsız umut ve hayallerimin eşliğinde

Yüreğimle ben şimdi göz gözeyiz işte !

Karelere bakarken içimde oluşan hüzünlerimle

Geçmişteki umutla bakan gözlerim

göz göze gelmek istemiyorlar, nedense?

Aslında resimler sihirli birer kare gibi

Beni alıp götürüyorlar kendi dönemlerine,

Peki neyi değiştirir şimdi bu tartmalar, düşünmeler?

Belki yaşanmışlıkları değiştiremezler.

Ama bende yaptıklarını, onlar da bilmezler.

Nasıl bilsinler, onlar resimdirler…

Sanırım tartmadığımız yüzleşmediğimiz farkına varmadığımız hiç bir şey insan bir şey katmıyor.

Ama ben onların vasıtasıyla geçmişe gidebilirim,

Şimdiyi yaşarken,

Onlar benim doğrularımı, yanlışlarımı taşır bana..

Tam şimdiye, bu zamana…

Çünkü bunlar yeniler, değiştirir beni,

Hissettirdikleri acılarla,

Yarattıkları farkındalıkla…

Yaşam denilen bu garip yolda,

Her bir fotoğraf birer basamak adeta,

Taşımak için beni ileriki zamanlara..

Dersler saklı yaşanılan karelerin ardında !

Ama bakıp fark etmek gerekiyor insanın iç dünyasına.

Yüzleşmesi gerekiyor hatalarıyla, acılarıyla…

Yaşanmışlık kalemiyle yazılıp çizilen bir yaşamımız var yaşanmışlık kitabında.

Yaşamlarımız yaşam kitabımızın sayfalarında,

Bizi anlatan cümlelerini taşır her bir satırda..

Dersler çıkarmalıdır insan her yaşanmışlıktan,

Öğrenmelidir mutlaka saklı satır aralarından,

Eğrisini, doğrusunu, artısını, eksisini, kaçmadan,

Kaçınmadan,

Yok saymadan !

En son kareyi çekmeden yürek gözlerimiz,

Göçmeden bu hayattan..

Yaşanmışlıkların her birini değerlendirmeli

Gözden geçirmeli, atlamadan..

Her bir detay gerçeğin ışığında incelenmeli

Yarar getirsin bize,

Bizden sonrakilere diye..

İçimde kaybettiğim yılları kazanca çevirdiğim zaman,

Bunu zamana galip gelmek olduğunu düşünüyorum.

Hayal kurmayı derin, derin düşünmeyi sevsem de;

Gene de söylenemez hayalperest olduğum !

Yine de geçmiş yılların kaybını,

Yaşanmış acı anıları,

Gerçeğin her çığlığını,

Yararıma dönüştürmeye çabalıyorum.

Bunun olabilmesi için, yaşamdan kareleri almalı,

Her bir detayı düşünmeli, anlamalı,

Artmalı, insanın farkındalığı, artmalı..

Öyle ki, hiçbir detay gözden kaçmamalı

Düşünmezse insan her detayını,

Yapmazsa kendi iç hesaplaşmasını,

Yıllar kayıp, yaşam kayıp; her şey sonlu !

Ama anlarsa Gerçeğin yolunu,

Fark ederse kendisi bir ademoğlu

Yaşamı tanıklıktır, iyiliktir sonu !

Düşündüm nedir bu hayatta en önemlisi?

Hem yaşamak, hem yaşatmaktır farkındalıkla

Iskalamadan, kaçırmadan sunulanları;

Sevginin kaynağından dolarak,

Vermeyi, sevmeyi ve iyiliği amaçlayarak;

Geçmişin öğrettiklerinden ders alarak

Orada takılıp kalmayarak;

Doğru bakarak, doğru tartarak

Gerçeği, sevgiyi yaşamak ve yaşatmaktır !

Albümlerimiz dolmadan,

Yaşamdan fotoğraflar gözlerimizde son bulmadan,

Henüz altın tas kırılmadan,

Bize verilen nefesi geri sunmadan

Yaşamın kıyısında, paklıkla;

En iyi duruşların hatırlanacağı,

Nice fotoğraflarda buluşmak;

Gülen yüzler, gülen gözlerle,

Mutlu kareler bırakmak umuduyla !

21 Kasım-2009 –

27 Ocak 2010 Bedros.Mığdısı